Hakkımda

"Only those who will risk going too far can possibly find out how far one can go-TSE.." | oSa Oğuz Serdar.

Atilla Çelik
GScimbom Gazetesi Yazarı

GSCimbom Gazetesi için yazacağım ilk yazı olması nedeniyle gündemden ziyade, geçmişten günümüze kadar gelen süreçten, dilim döndüğü ve aklıma geldiği kadarıyla farklı bir açıdan bahsetmek istiyorum.

Yaşanmış uzun yaşamın bünyeme eklediği en önemli deneyimlerimden biri, bazı konularda çok hayalperest olmama, hayal gücümü farklı çalıştırmama rağmen, mantık gerektiren bazı konularda hayalperest olmamam ve bu hayalperestliğimin karşısında beklentilerimi stabilize tutmam, abartmamamdır.

Galatasaray’ın 80’li yıllardan itibaren ortaya koyduğu gelişim, büyüme grafiğinin her geçen gün artması gerekirken, günümüze kadar inişli çıkışlı grafikle seyretmesine şahitlik ettik. Bu çıkış içerisinde en önemli etkiye sahip olan arena ise, Avrupa maçlarıydı. Galatasaray’ın asıl amacı bir dünya kulübü olmak ve dış sahada ortaya koyduğu mücadelenin başarılarla dolu olması isteği olduğundan, şu an için içimizde bir hayal kırıklığı barınıyor.

1996-2002 yılları arasında her Galatasaraylı büyük bir gururla geziniyordu. Büyük başarılar beraberinde pozitif düşünceleri getiriyordu. Türkiye’nin kıyaslanamaz en başarılı takımıydık. Gerek Türkiye, gerekse Avrupa arenasında. Söz konusu atılım uzun yılların, emek ve çabaların meyvesiydi. Büyük bir sabırla gerçekleştirilmiş tesadüfî olmayan bir çalışmanın ürünüydü.

Hatta günümüzün prenslerine dahî farkında olmadan ilham kaynaklığı yapmıştır.

Galatasaray Futbol Kulübü adı altında söz konusu sportif başarılar acaba bizi körleştirmiş miydi?

Sportif anlamda ortada büyük başarılar varken, Galatasaray’ı ilgilendiren diğer meseleler ne durumdaydı?

Malî portremiz nasıldı?

Kurumsallaşabilmiş miydik?

Peki tüm bunların ışığında, sportif başarılar aynen olduğu gibi devam edebilir miydi?

Aslında Galatasaray’ın başarılarla dolu olan o dönemi, iki tarafı kesin bir bıçak gibidir. Bu durumu tiyatro sembollerine benzetebiliriz. Tiyatro sembolünü betimleyen iki surat ifadesi vardır. Biri gülmekte, diğeri ağlamaktadır. Gülen surat Galatasaray’ın sportif başarılarını ifade ederken, aynı başarılar esnasında kulübün finansal durumu, malî işleyişi, kurumsal yapısı, geleceğe dair olarak öngörülen ve gerçekleştirilemeyen projeler ise ağlayan suratı ifade ediyordu.

Sportif başarılar, kulübün diğer alanlardaki başarısızlığını kamufle eden bir örtüydü. Eski performansımızı gösteremememizin en önemli sebeplerinden biri, bir çok anlamda mali ve yönetimsel kurumsallaşmayı sağlayamamamız, Arsenal, Manchester United benzeri büyük takımlar gibi sistemleşemememizdir.

İyi hatırlayın!

UEFA Kupası’nın kaldırıldığı dönemlerde, futbolcular aylar boyu paralarını alamıyordu. Aslan sembollü büyük takım, meğer Hasta Adam statüsüne doğru gidiyormuş.

Galatasaray UEFA ve Süper Kupa’yı almıştı ama aslında Hasta Adam adayıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerini hatırlayın. Tüm Batılı ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’nu Hasta Adam olarak nitelendiriyor ve eski gücünden tamamen uzak olduğunu ifade ediyorlardı. Sonrasında, o Hasta Adam yıkılmış ve küllerinden yepyeni bir Cumhuriyet doğmuştu.

Peki Galatasaray yıkıldı mı?

Tabii ki hayır ama, işler çok da yolunda gitmiyor; Avrupa arenası ve yeni yapılanma söz konusu olduğunda.

Bu yazı hep umutsuz ve sıkıntı dolu mu olacak?

Bahsedilecek o kadar çok şey var ki, kendimizi “Galatasaray ve Geleceği” üzerine beyin jimnastiği ve ihtimal teorileri yaparken görebiliriz.

Galatasaray’ın son zamanlarda Avrupa’da başarısız olmasının en büyük sebeplerinden biri, Futbol Takımı kadrosunun bu arenada savaşabilmek için çok yeterli bir kadroya sahip olmamasıdır. Tüm futbolcuların futbol literatürü, oyun felsefesi anlamında tam anlamıyla kenetlenmesi, yüksek beceri, Avrupa deneyimi konusunda gerekli altyapıya sahip olamaması ve söz konusu altyapının zamana ihtiyaç duymasıdır. Bunda yetenekli futbolcuların kader arkadaşlığı yapmalarının ve tam bir takım olabilmelerinin büyük payı vardır. Ama bu takımı yapacak olan da tek başına teknik direktör değildir. İdari yönetim, kurumsallaşma, sistem ve yapı meselesini de içerir. Bu da büyük zamanlar harcamak ve sabretmek demektir.

Bir anda kral olabilmek sadece monarşiyle yönetilen krallıklara mahsustur. Ama futbol bir gerçekliktir ve gerçekçi adımları içerir, hayalperestliği asla kaldıramaz.

Yazının girişinde bahsettiğim gibi, beklentilerin an itibariyle çok makul tutulması ve hayalperest olunmaması, takımın geleceği açısından önemlidir. Hayaller bir kurum için bir çıkış noktasıdır, ilham kaynağıdır. Hayaller olmadan adımlar atılamaz, başarılara koşulamaz. Ama hayalleri gerçekçi adımlarla gerçekliğe dönüştürürsünüz. Hikayenin özü gerçekçiliktir.

Herkesin bir kahramanı vardır. Benim kahramanım, müthiş bir zeka, düşünce, ruhsal analizleme ve yazım sanatına sahip olan Fransız yazar Marcel Proust’tur. Onunla bir çok ortak noktaya sahip olmam, beni şaşırtan noktalardan biridir. Marcel Proust bakış açısına göre; gerçeklik, meçhule giden yolda bir ilk adımdır sadece. Bu yolda pek ilerlememiz mümkün değildir. Dış dünya olmasa da iç dünyamız bazı olaylar çıkarır karşımıza. Ona göre, tek başımıza düşüncelere daldığımızda bulduğumuz bazı tesadüfler, bazen gerçekliğin küçük parçacıklarını sunuyor, bu küçük ayrıntılar da, tıpkı birer mıknatıs gibi, meçhulün parçalarını kendilerine çekerler. O andan itibaren de meçhul bize acı vermeye başlar.

Bizlere de acı verdiği gibi…

Bilindiği üzere, Eric Gerets Futbol Takımı’nın başındayken, Orhan Ak, Cihan Haspolatlı, Inamoto, Hasan Kabze, Sabri gibi oyuncularla futbolunu oynarken, Galatasaray Yönetimi Şampiyonlar Ligi için “Atina, Finale Doğru” gibi hiçbir aslı astarı olmayan, mantık dışı bir hedef belirlemişti. Tamam; kadroda Mondgragon, Tomas, Song, Hasan Şaş, Ümit Karan ve her ne kadar yaşlansa da Hakan Şükür gibi Avrupa çapında adamlar vardı ama sadece bunların varlığı, bu denli zor bir hedefi gerçekleştirmeye yeterli olamazdı. Hele ki, çok güçlü Avrupa takımlarının kadrosu, oturttukları sistem, kurumsal yapı ve oynadıkları oyun göz önüne alınınca. Gerçekler ortadayken, hayalperest hedefler belirlemek, hem taraftarı hem de kendimizi kandırmak olurdu. Bu tür hedefler kamuoyu önünde büyük beklentiler yaratırken, en ufak bir başarısızlık, sabırsızlığa ve daha az müsamaha göstermeye sebep olur. Yer yer bir çok taraftarın ateşinin yükselmesi ve dellenmesi gibi.

Herhangi bir hedefi belirleyebilmek, uzun yıllar çalışmayı, revizyonu, kurumsallaşmayı gerektirir. Yetmedi, güçlü finansal yapıyı beraberinde getirir.

Bu yüzden Galatasaray’ın 2002 yılından sonra düşüşe geçmesinin ve Avrupa arenasındaki eski günlerinden eser görülmemesinin en büyük sebeplerinden biri, kulübün içine düştüğü finansal sıkıntıdır. Teknik kadro ve yönetimin bu başarısızlıkta payı vardır ama bu başarıyı sağlayabilecek en önemli koşullardan biri finansal güç, kurumsallaşma ve sistemleşmedir. Bu aynı zamanda Galatasaray Yönetimi’nin başarısızlığıdır.

Galatasaray 1996-2002 yılları arasında ortalığı kasıp kavururken, finansal anlamda her geçen gün battıkça batıyordu. Faruk Süren yönetimi başa geldiği zaman, Alp Yalman kasayı gayet makul bir bakiye ile devretmişti. Faruk Süren yönetimi ise çok büyük düşünen bir yönetici grubu olduğu için, söz konusu büyük hedefleri gerçekleştirebilmek uğruna, malî portremizi aşan harcamalar yapılmış, büyük paralarla harika bir kadro kurulması sağlanmış ve büyük başarılar gelmiştir. Ama kulübe para girdisi sağlayabilecek proje ve çalışmalarda başarı sağlanamaması, Galatasaray’ın malî yapısını her geçen gün bataklığa sürüklemiştir.

Peki neden Hasta Adam olarak görmüştüm Galatasaray’ı?

Biraz Osmanlı Tarihi okumuş her insan, imparatorluğun son dönemlerinde sürekli borç aldığını, ekonomiyi daha çok borçlarla yönettiğini, ödemesi gelen borçları başka borçlar alarak ödediğini ve söz konusu borçların anapara faizlerinin nerdeyse anapara kadar tutması sebebiyle, bir nevî ana para kadar ayrıca faiz ödemesi yaptığını çok iyi bilirler. Daha anlaşılır hale getirmek istersek;

Varsayalım 100 lira borç aldık. Anapara 100 liradır. Bu borcun ödemesini uzun vadeye yaydık. Vadeye ve faiz oranına göre, varsayalım 70 lira da faiz ödemesi yapılacaktır. Bu vade içinde, biz hem anapara olan 100 lirayı, hem de faizi olan 70 lirayı olmak üzere 170 lirayı geri ödemek zorundayızdır. Kıssadan hisse, 100 almışken 170 ödeyeceğiz!!!

Söz konusu borçların elde edilen gelirlerle değil de, başka borçlar alınarak ödendiğini ve yine bunlardan kaynaklı olabilecek faiz yükünü, varın siz hesaplayın!

İşte Galatasaray’ın Avrupa’yı kasıp kavurduğu zamanlarda mali durumu ve finansal işleyişi aynen böyleydi. Sportif başarılardan elde edilen gelirler, tüm kulübün harcamalarını ve borçlarını karşılamaya yetmiyordu.

Alınan borçlarla yapılan harcamalar, biriken borçların da faiz yükleriyle birlikte, alınan başka borçlarla ödenmeye çalışılıyordu.

İt ürür, kervan yürür müydü?

Ne zamana kadar?

Kulübe gelir kapısı sağlayacak binaları açamayan bir yönetim, ne zamana kadar bu ağır yükün altından kalkmaya çalışacaktı?

Avrupa’da büyük başarılar elde etmiştik ama kesemiz delikti, meteliksizdik. Eve para girmiyordu. Faruk Süren yönetimi, sağdan soldan borç toplayarak kervanı yürütmeye çalışıyordu. Mali sıkıntıları daha fazla yaşayacağımız o günlerden belliydi.

Kulübe gelir kazandırması için yanlış hatırlamıyorsam 1997 ya da 1998 yılında Galatasaray Sınai ve Ticari Yatırımlar A.Ş. adıyla bir şirket kurulmuştur. Aslında Galatasaray bir şirket olmamış, dernek statüsünü olduğu gibi koruyarak, ticaret faaliyetlerini yürütmek üzere bu şirketi kurmuştur. Halka açılmak diğer gelir yollarından biri olmuştur. Ama her şirket kazandırır mı, kâr eder mi, asıl kilit nokta budur. Bu anlamda başarılı olunabildiğini söylemek mümkün değildir

1995 yılı sonunda kulübün borç – alacak farkı 1,7 milyon dolardı. Ve en önemlisi borçlar herhangi bir faiz ödemesini gerektirmiyordu. Hatta yetmedi, ileriye dönük olarak kulübün alacağı borcundan fazlaydı. Bu Alp Yalman’ın görevi bıraktığında kulübe bıraktığı artı değerdi.

1998 yılına geldiğimizde Faruk Süren yönetimi sadece bankalara olan 14 milyon dolarlık borçtan söz etmiştir. 14 milyon dolar anaparadır ve faiz ödemelerini kapsamamaktadır!

Aynı dönemlerde harıl harıl Ali Sami Yen’in yenilendirilmesi ve harika bir stat için start verilmiş, ama gerekli finansman elde edilemediği için bir türlü bu proje gerçekleşmemiştir. Üstüne, milyonlarca dolar sadece bu projenin maketlerine, fizibilitesine ve diğer masraflarına harcanmıştır.

Faruk Süren yönetimi, her geçen ay Yönetim Kurulu’ndan daha fazla borçlanabilme yetkisi istemiş, büyük tartışmalar olmuş ve sırf sportif başarıların yüzü suyu hürmetine daha fazla borçlanabilme yetkisini koparabilmişti. Her genel kurulda borç isteği artarken gidişatın nereye doğru gittiğini çok az kişi sorgulamıştı.

Normalde bunca borcun ödenebilmesi için paralı başkan da yetmez. Birkaç paralı başkan birleşse de bu borçları bir anda ödeyemez. Abramovich tarzı para hastası bünyeler gelmediği sürece. Ama Galatasaray’da Fenerbahçe’de olduğu gibi paralı başkanlar olmamıştır.

Faruk Süren yönetimi genel kurula gelir getirici bir çok proje ihtimalini sunmuş, hemen hemen hepsinde başarısız olmuştur, borçlar katlanarak artmıştır. AIG rezaletinden bahsetmeye bile gerek yoktur. O anki sıcak para akışını sağlamak üzere, uzun dönemde Galatasaray’a dezavantajlı olacak bir sözleşme imzalanmıştır. En sonunda pes edip çekip giden Faruk Süren’in söylediği en kritik söz ise “risk almadan başarılı olunmuyor” lafıdır.

Öte yandan UEFA ve Süper Kupa başarılarının paraya çevrilememesi bile büyük bir yönetim başarısızlığıdır. Ama burada fazla kişinin bilmediği ince bir nokta vardır. Bu kupalar alındığı sırada “Galatasaray Spor Kulübü”nün isim hakları kulübün üzerinde değil, İnan Kıraç’ın başkanlığını yaptığı derneğin üzerindeydi. Galatasaray Spor Kulübü, Galatasaray markasının isim hakkını bu dernekten almak istemiş, Kıraç büyük muhalefet yaparak isim hakkını o esnada vermemiştir.

Galatasaray’ın en büyük rakipleri, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor ya da diğer mecralar olmamıştır. Galatasaray’ın en büyük rakibi, her zaman kendi içinde kaynayan kazan olmuştur. Kendisi olmuştur. Hala da bunların acısını yaşıyoruz.

Gelelim Özhan Canaydın dönemine…

Bana göre Özhan Canaydın, kişilik ve spor duruşu açısından Türkiye’nin görebileceği en mükemmel kişiliklerden biridir. Tam bir beyefendi ve centilmendir. Duruşu, gerçek anlamıyla bir Galatasaraylı duruşudur.

Yöneticilik kısmına geldiğimizde işler biraz yön değiştiriyor. Başa geldiğinde aldığı reviri göz önüne alınca fazla suçlamamak gerekebilir ama, o zamana kadar başa gelmiş tüm Galatasaray yönetimlerinde görev almış bir kişi olarak, çözüm süreçlerini çok iyi algılayabilmesi ve finansal sıkıntıları çözmek için daha akıllı hareket etmesi gerekirdi.

Şahsi kanaatime göre, Özhan Canaydın’ın en büyük iki hatası; kulüp malî olarak çökmüşken Fatih Terim’i ikinci kez başa getirdiğinde revizyon yapmak adı altında sayısız futbolcunun alınması, sorunlu bir şekilde yolların ayrılması, bu yüzden harcanan, çöpe atılmış devasa parayla, başkanlığa aday olduğunda 7 Türkiye Ligi şampiyonluğu, Avrupa şampiyonluğu ve dünya yıldızları sözü vermesidir. İkinci madde, yazının girişinde yazdığım hayalperestlik ve gerçekçilik düsturuna cuk diye oturan bir bakış açısıdır.

İlk iki yıl paraları çar çur eden yönetim anlayışına sahipken, gün geçtikçe kemer sıkma politikası uygulanmış, bankalara olan borçlar konusunda yeni düzenlemelere gidilmiştir. Belli bir noktadan sonra bu yönetimin en büyük hedefi, finansal yapıyı biraz dizginleştirebilmek olmuştur. Tüm bunlara hepimiz şahit olmuşuzdur. Futbolcu kadrosuna baktığımız zaman gerçekler, suyun üzerine çıkmış zeytinyağı misali kabarık bir şekilde görülebiliyordu.

1996 döneminde oluşturulan kadro, yapılan revizyon dikkate alınıp günümüze kadar geldiğimizde, yıllarca aynı amaca hizmet edecek “futbol takımının yeniden yapılandırılması için” önemli adımlar atılamamıştır. Fatih Terim ikinci döneminde bunu gerçekleştirmek istemiş ama işler daha da kötüye gitmiştir. Ondan sonra sırasıyla Hagi ve Eric Gerets gelmişler, yeni yapılanma mümkün olamamıştır.

Yapılacak şey bellidir. Tıpkı Derwall’ın, Kalli ve Fatih Terim’in ilk geldiği dönemlerde yaptıkları gibi yepyeni bir takım yaratmak, takımın oyun felsefesine uygun oyunculara yer açmak, tecrübeli ve söz sahibi futbolcularla altyapısı güçlü, çok yetenekli, büyük gelecek vadeden gençleri kaynaştırarak yıllar boyunca bir dinamo gibi işleyecek takımı kurabilmektir.

Şimdi gelelim aslında biraz umut dolu olabilmemize sebebiyet verebilecek, bizi memnun edebilecek gelişmeye. İlk Fatih Terim döneminden sonra ilk kez, Galatasaray Futbol Kulübü yeniden yapılanmaya tabî tutuluyor. Burada çok önemli bir nokta söz konusu. Önemli olan, fikir olarak revizyona karar vermek ve bu uğurda çalışmaya başlamaktır. Yönetimin, futbol takımı bazında böyle bir revizyona ihtiyaç olduğunun farkında olması kesinlikle yabana atılmayacak bir konudur. Revizyonlar ve bu uğurda yapılacak devrimler asla kolay olmamıştır. Acı dolu olmuştur. Bu yıl bunu özellikle yaşıyoruz.

200 bin dolara oynatıldığı söylenen Inamoto’ya aslında bir yıl için bizzat kulübün kasasından 1 milyon 180 bin dolar ödendiğini biliyor muydunuz?

Yıllık olarak, Hasan Şaş’a 2,26, Hakan Şükür’e 1,314, İliç’e 1,114 milyon dolar ve Aydın Yılmaz’a 137 bin dolar ödenmiştir.

Misal Mondragon…

6 yıllık kariyeri boyunca kalemizde onun sayesinde bir eksiklik hissetmiyorduk asla. Hepimiz gibiydi, tam bir Galatasaraylı gibiydi. Gol sonrası sevinçleri hala hafızalarımızdadır. Aynı Mondi çekip giderken, uğurlamak için yanında ne bir futbolcu vardı, ne de bir yönetici…

Sadece babası gibi sevdiği Abdurrahim Albayrak vardı.

Mondi ona bir şeyler anlatmak isterken ağlıyor, laflar boğazında düğümleniyordu. Abdurrahim de öyle.

Bir noktadan sonra konuşma girişimlerini de kestiler ve karşılıklı gözyaşı döktüler…

Dediğim gibi, revizyon denen, devrim adı verilen şey acıdır. Kanlıdır. Göz yaşı döktürür. Acımasızlığı da yanında getirir.

Yapılacak hatalar Demokles’in Kılıcı gibi başımızın ucunda sallanır durur.

Bu demek değildir ki, yeniden yapılanmada başarılı olamayacağız.

Demek değildir ki, daha kötüye gideceğiz.

Revizyon fikrinin ortaya atılması ne kadar büyük bir kazanç ve artı puan ise, bu revizyonu gerçekleştirebilmek için alınan kararların ne kadar doğru olduğu ve bu bağlamda yapılanların ne kadar başarılı olduğunu tartabilmek, her açıdan yoruma açıktır.

Şimdi gelelim Kalli ne kadar doğru bir tercihti?

Bu soruyu cevaplamadan önce biraz şakalaşalım.

Varsayalım, Kalli’yi değil de yıllık 6-7 milyon euro’ya Lippi, Capello, Arsene Wenger ya da kesmedi, Sir Alex Ferguson’u takımın başına getirseydik! Bu teknik direktör takımı izlese, “bu takımda bayağı eksik var, biraz takviye lazım, transfer yapmamız lazım. Transfer bütçemiz nedir?” diye sorsaydı, bizim yöneticiler de terleyen suratlarıyla bütçeyi söyleseydiler, bu adamlar bavullarını toplayıp gitmezler miydi?

Bu yüzden çok büyük bir isim getirebilmemizin bu manada imkanı yoktu. Ama idealist bazı isimleri getirebilmek söz konusu olurdu. Misal Van Gaal ama o da Alkmaar ile zaten çok sağlam süreli bir kontrat sahibiydi.

Şu kesindi ki, çok büyük bir isimi getirebilmek, bu finansal yapıyla mümkün değildi. Sadece Galatasaray ile gönül bağı olan bir kişi, her türlü zorluğun üstesinden gelebilirdi.

Sevmek nedir ki?

Marcel Proust deyimiyle; sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır. Onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur. İşte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.

Peki şu anki revizyonun gelişimi nasıldır?

Avrupa’da başarı için neler yapılmalı?

Ne gibi dersler alınmalı?

Futbol takımımızın oyun şablonu ve gelecekteki muhtemel oyun anlayışı nasıl olabilir?

Şiirsel bir futboldan izler görebilecek miyiz?

Yukarıda sorulan ya da sorulmayan tüm sorulara, kendi bakış açımla verilecek yanıtlar, bir sonraki yazıma kaynaklık etsin.

Kendimizden çıktığını fark etmediğimiz büyüleyici Galatasaray sevgimizin devamı dileğimle…


1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (No Ratings Yet)
Loading ... Loading ...

Yorum yazın