Atilla Çelik
GScimbom Gazetesi Yazarı
Yeni yönetimin seçilmesine çok az bir zaman kaldı. Önümüzdeki 2 yılı çok yakından ilgilendiren bu yönetim değişikliğinin olumlu ya da olumsuz ne gibi değişikliklere yol açacağını asla bilemiyoruz. Her Galatasaraylı gibi heyecanla bekliyoruz. Yeni yönetimin attığı adımları değerlendirebilmek ise birkaç ayımızı alacak. Bu yıl tamamlanıp yeni sezona başlarken, ne gibi adımlar atacaklarını merakla takip ederek biraz öngörüye sahip olabileceğiz.
Önümüzde yapılacak ve sabredilecek o kadar fazla iş var ki, bizim için bir çok şey yeni baştan başlıyor. Bu dönemler sabırla dayanmamız ve beklememiz gereken dönemler. Bir önceki yazımda yazdığım gibi, elimizdeki mevcutlar ortadayken ve takım olabilme isteğimiz zamana ihtiyaç duyarken, mantık dışı hedefler üzerine kilitlenmemek gerekiyor. Şu an bir revizyon içinde olduğumuz bir gerçek ve söz konusu revizyonu gerçekleştirirken alınan bir çok kararın geleceği ilgilendirdiğini ama eldeki mevcut finansal güçle doğru orantılı olarak adımlar atıldığını görüyoruz. Ortalarda söylenen 220-280 milyon dolarlık bir borç söz konusu ve bu denli ağır finansal yük kamburumuz olmuşken, dünya yıldızlarını beklemek bir hayalden öte gidemeyecek.
Son yıllarda bizim için Türkiye Ligi’nde şampiyon olmak bir araç olmuştur. Avrupa kupalarına katılabilmek için. Revizyon çabalarına baktığımızda, bir kazaya uğramazsak ve Avrupa kupalarından birine katılabilirsek kesinlikle, yarı final ya da final gibi absürd bir hedef belirlemememiz gerekiyor. Hala tam bir takım olamadık. Elimizdeki kadronun tam bir takım olabilmesi önemlidir. Bu yıl için en büyük sorunumuz bu olduğu için çok istikrarlı bir görüntü çizemedik.
En iyisi bu sezonun en başına dönelim. Kalli’yi başa getirdiğimiz ve bir çok futbolcuya yol verip, yepyeni futbolcuları bünyemize kattığımız başlangıca.
Bu kararlar alınırken, Kalli’yi başa getirmek dahil, atılan bir çok adım finansal kaygılar taşımaktadır. Alınan futbolcuların ve yollanan futbolcuların genel durumuna baktığınızda futbolcuların maliyeti büyük önem arz etmiştir. Mondragon ve Tomas gibi isimlerin yollanması, değişimden ziyade maliyetlerinden dolayı alınan bir karardı. Alınan bir çok futbolcu ya sudan ucuz olmuştur ya da gayet makul maliyetlerle kadroya katılmıştır. Misal Nonda gibi bir futbolcunun 500 bin euro gibi gayet makul bir fiyata alınıp, bu futbolcunun değerinin çok çok üstünde katkı sergilemesi bir başarı olmuştur.
Mali kaygılar merkezinde yapılan revizyon çalışmasının bu kaygıyla çelişen iki hamlesi olmuştur: Lincoln ve Linderoth’un maliyetleri…
Ama burada düşünce olarak daha farklı bir durum geçerli. Kadrosu yenilenen, gençlerden oluşacak bir kadroya, pozitif futbol becerisi yüksek bir beyin ile geriden oyunu kurabilecek bir başka tecrübeli beyin, futbol takımı literatüründe çok önemli bir katkı olacaktı. Söz konusu katkıyı sağlayabilmek için bu tarz futbolculara maalesef gerekli parayı akıtmak gerekiyordu. Gerekli katkıyı alamadık, o başka. Fakat hiç kimse bu futbolcuların sakatlıklar yüzünden takıma katkıda bulunamayacaklarını asla tahmin edemezdi. Hayatında MR çektirmemiş Linderoth gibi bir oyuncunun bile başına gelmiş sakatlık, şanssızlık hanemize yazılsın.
Sezon başından beri Galatasaray tam bir takım hüviyetinde görünemedi. Buna rağmen bazı maçlarda harika bir tempo tutturulduğunu, takımdaşlık duygusunun baskın göründüğüne şahitlik ettik. Bu revizyona eleştirel bir gözle bakıp eleştirsek bile, bu yıl bir çok şanssızlığın yakamızı bırakmadığını kabul etmemiz, biraz daha hoşgörülü olmamız gerekiyor.
Kaç yıllık futbol ve Galatasaray takipçiliğim sırasında, bu denli çok sakat verdiğimiz bir sezonu hatırlamıyorum bile. Sakatlıkların çoğu darbeye bağlı sakatlıklardı. Mantıklı düşünceler ışığında, hoşgörü terazisini oynattığımızda, sakat futbolcuların çokluğu nedeniyle bütün olarak bir takım hüviyetini sergileyebilmemiz için gerekli bazı şartların oluşamadığını görüyoruz. Sakatlıkların çok olması bize bazı açılardan artı değer olarak döndü. Bazı gençlerimizin aslında ne kadar başarılı ve gelecek vadeden futbolcular olduğunu gördük. Eminim ki, sezon başı Linderoth alındığında sevinen ve o bölgede önemli bir eksikliğimizi giderdiğimizi düşünenler, Linderoth’un sakatlığı sonrasında Mehmet Topal’ın gösterdiği performans nedeniyle Linderoth’a neden o kadar para saydığımızı sorgulamışlardır. Ben bile sorguladım. Ama mantıklı düşünceye daldığım zaman, takımımızın Linderoth gibi Avrupa çapında ve deneyimli futbolculara ihtiyacı vardı. Hem göstereceği performans hem de gençlerimize yansıtacağı örnek kişiliği, tecrübesi, bilgi ve birikimiyle.
Futbol çok yönlü bir sportif etkinliktir. Futbolcular bazında düşüncelere daldığımızda, tek bir futbolcuyu elimize aldığımızda, tek başına sahada göstereceği performans ne kadar artı bir durumsa, deneyimli olması şartıyla gençlere öğreteceği şeyler de sahada gösterdiği performans kadar önemlidir. Bu konuda somut bir örnek dahî verebilirim. Linderoth’un oynadığı ve sakat olmadığı zamanlarda Mehmet Topal, Linderoth’dan çok şey öğrendiğini ve kendisine çok artı değerler kattığını ifade etmişti. Biz bu Mehmet Topal’ı geçen yıl izlemiştik ve kesinlikle geçen yılki oyuncu kalıbında olmadığını görebiliyoruz. Bu tek başına Mehmet Topal’ın kendisini şahsi çabalarıyla geliştirmesi olabilir mi? Yoksa bu şahsi çabalarının üstüne, Linderoth’dan öğrendiği şeylerin de uygulayıcısı mı olmuştur?
Futbol çok yönlü parçalardan oluşan bir bütün ise, bu bağlamda Mehmet Topal gelişiminin altında Linderoth payının olduğunu kabul etmek bir erdemdir. Bu yüzdendir, gençleştirilecek bir takımda tecrübeli futbolculara büyük ihtiyaç var söylemi. Linderoth dünya çapında yıldız olmayabilir ama kaliteli bir futbolcu olduğu konusunda hem fikir olmalıyız. Dünyanın iyileri arasına hiç zorlanmadan koyulabilecek bir takım olan İsveç Milli Takımı’nın yıllardır oynayan oyuncusu ve kaptanına yaramaz adam yaftası vurmak mantık dışı bir görüş olacaktır.
Öte yandan Lincoln’e harcanan para büyük bir soru işareti yarattı, hatta Türkiye’nin en pahalı transferi olduğu söylendi. Lincoln ülkemize gelene ve sakatlanana kadar kaliteli futbolcu olduğunu zaten kabul ettirmiş bir oyuncu. Kezâ, Galatasaray yıllardır orta sahada bir beyine ihtiyaç duyuyordu ve genel olarak kabul görmüş beyinler, pek ucuza mal olmuyordu. Dünya futbolunda, orta sahada beyin görevini görebilecek Hagi gibi oyuncular artık pek kolay yetişmiyor. Günümüz modern futbol literatüründe Hagi tarzı beyinlerden ziyade, mücadele eden, deli danalar gibi koşan ve aynı zamanda pozitif işler yapmaya çalışan bir orta saha beyni modeli çizilmiş durumda. Böyle isimler nadir isimler. Fiyatları ise neredeyse tüm bütçemizi eriyip bitirecek miktarda. Lincoln’e harcanan para çok yüksek olsa bile, bu bir anda ödenen para değildir. Söz konusu maliyetinin 4 yıla bölündüğünün altını çizmek isterim. Tartışmasız en pahalı futbolcumuz, Türkiye liginin de en pahalısı ama bu maliyeti 4 yıllık periyoda dağıtmamız gerekiyor. Bu denli kaliteli bir oyuncudan hala verim alamadığımızı kabul etmemiz gerekiyor.
Peki neden verim alamıyoruz?
Bunun bir çok nedeni var. Öncelikle darbeye bağlı sakatlıklardan kaynaklı olarak oynayamadığı maçların varlığı ilk neden. Sakatlığı geçen bir futbolcunun tam performans ile oynayabilmesi belli bir zaman isteyen bir süreç. Tam bu sürecin geçmesini beklerken bir başka darbeye bağlı sakatlık ile karşılaşınca, bu durum bir devir daim döngüsüne neden oluyor. Öte yandan teknik direktörün bu tarz futbolculara yaklaşımları çok önemli. Bu tür futbolcular biraz nazlı olurlar ve ruhlarını okşamak gerekebilir. Kalli ise değil ruh okşayan bir teknik direktör, tam bir Alman disiplini uygulayıcısı bir teknik direktör. Futbolcunun mücadele edenine bakıyor. Beşiktaş maçı öncesi kadro dışı bırakma olayının, çok duygusal bir futbolcu olan Lincoln’ü etkilediğini düşünebiliriz. Ama profesyonel bir futbolcunun, özellikle takımın en pahalısı iken, bunu dert etme ve takımına ihanet etme gibi bir seçeneği olamaz. Bu hakkı olamaz.
Lincoln’e dair en önemli analizlerden biri ise, Alex ile mümkün mertebe kıyaslanmasıdır. Öncelikle Alex’in Fenerbahçe futbol sisteminde yeni bir oyuncu olmadığını, sistemin onun üzerine kurulduğunu ve daha farklı stilde bir futbolcu olduğunu kabul ederek işe başlamalıyız. Galatasaray’da ise sistem Lincoln üzerine kurulmamakla birlikte ki, takım üzerine kuruludur, Lincoln Alex ile kıyaslanamayacak derecede mücadele etmek isteyen ve koşan bir futbolcu. Hagi bile bu kadar koşmazdı asla, sadece takımı yönetir, direkt takımın beyni hüviyetinde yer alarak bitirici hamleleri yapardı. Daha doğrusu, takımların sistemleri Alex ve Hagi gibi oyunculara bağlanarak, onlara yüksek sorumluluk verilir. Lincoln’e böyle bir sorumluluk verildiği ve futbol taktiği anlamında ona bağlanan varyasyonlar olduğunu kabul edebilmemiz mümkün müdür dersem, o halde bazı şeyler gün ışığı gibi açığa çıkar.
Lincoln gibi oyuncuların daha verimli olmasını istiyorsanız, ona büyük sorumluluklar vereceksiniz ama bu lafta kalmamalıdır. Bunu bizzat oynanacak sistemle belli etmelisiniz. Mücadeleye daha az sokmalısınız ve Lincoln gibi bir adamın tek işi, takımı oynatmak, bitirici hamleleri yapmak olmalıdır. Öncelikle Lincoln’ü psikolojik olarak takımın futbol beyni olduğuna hazırlamak gerekiyor. Bu bağlamda Lincoln’ün teknik yönetim tarafından böyle şekillendirildiğini düşünmüyorum. Ayrıca Lincoln’ün eski hüviyetine kavuşacağına dair bir inanç taşıyorum.
Galatasaray revizyonu çok farklı süreç ve gelişimleri içinde barındırıyor. Başarı düzeyini bir anda ölçebilmemiz mümkün değil. Aşırı uçtaki eleştirilere fazla katılmak istemiyorum. Olayın Kalli boyutunu biraz tartışmaya açabilirim ama eldeki oyuncuların kendilerinden kaynaklı performans güdüsü hakkında fazla tartışmak istemiyorum. Eleştirilecek çok şey bulunabilir ama Galatasaray Futbol Takımı kadrosuna katılan ve oynayan oyunculara güvendiğimi söyleyebilirim. Şu an için tam olarak yeterli olmadıklarını söyleyebilirim. İleride, daha kalıplı ve oturaklı futbolcularla bir takım haline gelebileceklerine ve başarılı performans gösterebileceklerine inanıyorum. Onları besleyebilmek ve kaynadıkları suyun sıcaklığını ayarlayabilmek, yukarıdakilerin işi.
Futbolda bir yetenek ve alt yapı vardır, bir de bu yetenek ve alt yapıyı pişirebilmek vardır. Oyuncular bir yemek ise, onları doğru pişirebilmek kritik hamleler, antrenman sistemleri ve psikolojik yaklaşımları beraberinde getirir. Her şeye rağmen, Galatasaray kadrosu ve oyun sisteminin büyük cevherler barındırdığına inanıyorum. Bu cevheri diğer büyük Türk takımlarıyla kıyaslamam bile. Bunu fanatik bir bakış açısıyla değil, direkt objektif futbol gözlüğüyle söylüyorum.
Şu kadroya bir bakalım.
Servet gibi patlamaya hazır bir bomba olarak nitelendirdiğimiz bir defans oyuncusu, küme düşen takımdan alınan Volkan Yaman, Alman 3. liginden Serkan Çalık-Barış Özbek, sıradan bir takımdan alınan Emre Güngör, işi bitmiş olarak değerlendirilen Nonda, küme düşmemeye oynayan bir takımdan gelen Hakan Bata… Ve bunları geçtim yaşları daha 20’li yılların başında olan Arda Turan, Uğur Uçar, Mehmet Topal… Ve bu saydığım isimlerin hepsini bir maç esnasında izledik. Böyle bir kadro, Fenerbahçe gibi sahasında devleşen bir takımı sahasında eziyor ama tecrübesizliğinin kurbanı olarak gol atamıyordu. Yeri gelince gerçekten çok iyi bir oyun ve performans tutturuyorlardı. Ama doğal karşılamak gerekiyordu ki, bazı konularda tecrübesiz oldukları için aynı performansı sürekli gösteremiyorlardı. Çünkü zamana ihtiyaçları vardı. Onların bir anda Ronaldinho, Messi kesilmelerini bekleyemeyiz takım bütünlüğü olarak. Daha takım olamadık. Bizim en büyük sorunumuz bu.
Tecrübesizliğimizin getirdiği bazı sorunlar var. Ateşli, mücadeleci, yırtıcı bir oyun ortaya koysak bile, kontrollü, olgun, bitirici futbol anlayışı açısından eksiğimiz var. Oyuna büyük ağırlığımızı koysak bile, bunu olgun futbola dökmek, oyunu istediğimiz gibi ayarlayabilmek, maç temposunu kendimize göre düzenlemek açısından sıkıntılar yaşıyoruz. Sürekli ileriye oynamak, atak oynamak güzel bir şey ama bunu olgun bir futbolla süslemek gerekiyor.
Tam anlamıyla takım olamamak…
Ya bir de tam takım olabilseydik?
Sizce neler olurdu?
Bu isimlerin gayet kaliteli isimlerle ve sakat olan oyuncuların kaliteli geri dönüşlerini düşünün bir de. Daha Lincoln asıl performansını, Linderoth ve Hasan Şaş dönüşlerini görmedik bile.
Ama bir anda takım olunabilir mi?
Tüm her şeye rağmen bu takım hala lige tutunmaya çalışıyor ve şampiyonluk hedefini devam ettiriyor. Göze hoş gelen futbol ayarını yer yer tutturabiliyor. Bir çok eksiği var ama eksik hali böyle. Yaşadığımız sorunlar ve en önemlisi sakat oyuncu fazlalığı ortada.
Bu dönemleri ya Fenerbahçe ya da Beşiktaş yaşasaydı?
Aynı performansı gösterebilirler miydi?
Hiç sanmıyorum.
Peki Fenerbahçe bu yıl neden Avrupa’da başarılı?
Nedeni çok basit.
Uzun yıllar aynı kadroyla oynuyorlar. Oturmuş bir düzenleri ve ahenkleri var. Birbirini çok iyi tanıyan futbolcular yıllardır aynı sistem ve takımdaşlık duygusuyla oynuyorlar. Birbirini tanımanın ve tecrübeli olmanın getirdiği olgun futboldan örnekler sergiliyorlar. Ve de 10 sakat vermeyecek kadar da şanslı bir takım. Ayrıca Fenerbahçe son 3 yıldır Avrupa’da gerçekten iyi oynuyordu. Çünkü takımın taşlarıyla uzun zamandır oynanmıyor. Kaliteli oyuncular alabilecek mali güçleri var.
Eğer bizim uğradığımız sakatlık şanssızlığına düşseydi, takımla yap boz tahtası gibi oynansaydı, revizyon içinde olan bir takım olsaydı, şu an Sevilla’yı elemiş bir Fenerbahçe’den bahsedemezdik.
Ama ben hala Galatasaray oyuncularının onlardan daha yetenekli olduğuna, sadece yeni bir araya geldikleri için daha takım olamadıklarını, taşların oturmadığını, bir çok şanssızlığa uğradığını (misal sakatlık), teknik yönetim konusunda sorunlar yaşadığına inanıyorum.
Galatasaray’ın Avrupa’daki eski günlerine döneceği konusunda şüphem yok. Sadece biraz sabretmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Galatasaray geçmişteki Avrupa macerasıyla günümüz prensine ve prens adaylarına ilham kaynağı olmuştur. Bu bir gerçektir. Gerek başarılarıyla gerekse başarılar sonrası yapılan yönetim yanlışlarıyla. Başarılarıyla diğer takımları Avrupa’da başarı konusunda kamçılamış, taciz etmiş; başarıları sonrası yaptığı yanlışlarla da önceden bir öğreticilik payesine yol açmış, nasihatlik deneyimlere sebep olmuştur.
Türk futbolu bütün olarak Galatasaray’ın geçmişte elde ettiği başarılara sadece Galatasaray ile alışıktı. Avrupa açısından deneyimli değillerdi. Hatta gelişim ve sistem anlamında da. Bir takım Avrupa’da başarılı olursa neler yapmalıdır, Avrupa Kupası kazanırsa hangi yolları takip etmelidir, hangi doğru kararları almalıdır, nasıl bir atılım içinde olmalıdır konusunda nasihat olabilecek yaşam döngüsünden örnekler vermiştir. Eğer böyle olumsuz bir deneyim yaşanmasaydı, doğru ya da yanlışın ne olduğunu, bir başarının nasıl süsleneceği ve reklamının yapılacağını, atılması gereken adımların neden atılması gerektiğini bilmeyeceklerdi dahi.
Anlatmak istediğim, Avrupa arenasında Galatasaray örnek ya da kötü yönetimiyle, başarı ya da başarısızlığıyla günümüz prenslerine, hikaye ve nasihatler örgüsünü önceden vermiştir. Bir zamanlar yaptığımız doğruları onlar uygulamaya başlamıştır ve başarı kendiliğinden gelmiştir. Galatasaray da yönetim zafiyeti ile günümüzdeki sorunları yaşamaya devam etmiş, modernize olabilmeyi ve doğru adımlar atabilmeyi başaramamıştır.
Hayatında ilk kez çeyrek finale kalmış bir takımın başarısını Türkiye’nin en büyük başarısıymış gibi gösteren ve hatta Şampiyonlar Ligi’nde ilk kez bir Türk takımının çeyrek finale çıktığını yazabilecek kadar bağnaz bir medya bakış açısı içinde yaşıyoruz. Bu medyaya kutsal ittifak, Fenerbahçeli medya diyebiliyoruz. Bu bile bir ders niteliğindedir. Fenerbahçe’nin yönetim olarak nasıl yol takip ettiğini gösteriyor. Fakat objektiflik anlamında dürüst düşünceler olmadığını kabullenmek zorundayız. Çünkü kötü niyet adı üstünde kötü bir şeydir. Dünya görmemişliğin, ezik hissetmenin bir parçasıdır.
Bundan 6 yıl önce Galatasaray’ın çeyrek finale (hem de iki grup mücadelesinden sonra) çıktığını hatırlamayarak Fenerbahçe’nin bir ilki başardığını söyleyenler, bari Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale yükselmeyi, UEFA ve Süper Kupa’yı hatırlasaydı. Şimdiden Alex, Uğur Boralları Avrupa’nın en kral takımlarına transfer!!! edenlerin, nasıl bir zihniyet içinde olduklarını kendileri de dahil olmak üzere herkes biliyor.
Fenerbahçe için her şey yeni başlıyor. Galatasaray bunu daha önceleri hep yapmıştı. Artık bazı şeyleri aşmak gerekiyor. Herhangi bir Türk takımı çeyrek finale çıktı diye, abartı sevinç göstermememiz gerekiyor. Yoksa ulus olarak ne kadar ezik olduğumuzu ve basitleştiğimizi kabul etmiş oluyoruz. Elin Arsenal’i, Manchester’ı, Roma’sı çeyrek finale yükselmeyi normal bir olay olarak kabul ederken ve onlar çok daha müthiş oyunculara sahipken, Avrupa’nın dev takımlarının Alex ve Uğur Boral ile ne işi olur? Avrupa’nın dev takımları 10 çarpı Alex, 15 çarpı Uğur Boral’a sahip. Anlatmak istediğim, medyanın inanılmaz abartısı ve kafadan sallama haber anlayışıdır. Çeyrek finale çıktı diye o zaman tüm Arsenal oyuncuları da gazetelerde satışa çıkarılsın!!!
Ve çeyrek finale çıkmış tüm büyük takımlar sizce karşılarına neden Fenerbahçe’nin çıkmasını istiyorlar?
Başarılı olmaları, onların en iyisi olduğunu göstermiyor. Mantıken, turu geçmiş tüm takımlar içerisinde en zayıf olarak Fenerbahçe’yi gördüklerinden istiyorlar.
Mevzu bu kadar basittir…
Fenerbahçe güzel, olgun, akıllı oyunun yanı sıra futbol şans faktörü bağlamında da acayip şanslı bir takımdır. Bir futbol maçında fazla şans faktörü oluşmaz ve oluştuğu zaman da böyle sonuçları görüyoruz. Volkan’ı kral ilan edenler, acaba üzerine gelen şans toplarının niteliğini sorgulamışlar mıdır, bilemem…



(4.5 out of 5)
Yorum yazın